Paris Günlükleri
Journal Entry:
Thu Nov 19, 2009, 2:44 AM
26.09.2009
Büyük havaalanları dünyanın her yerinde birbirine benziyor. Ayakkabılarını çıkartip koltuklarda uyuyan yolcular.
211. kapıda yüzlerini ışıklı panolara çevirmiş, Tevrat okuyup sallanan yahudi din adamları.
Mekkeden gelen bir dolu fransız müslüman, ellerindeki çok süslü Kuranları bekleme salonundan bu yana okuyorlar. Uçağın düşeceğini pek sanmıyorum. Oysa güvenlik kapısından geçerken gitarımı yere düşürdüm. Bu bir akustik gitar için iyi bir şey değil. Hosteslerin nezaketi kendimi suçlu hissettiriyor, karnım aç olmadığı halde onları kıramıyorum. Eggplant diyor bana nazikçe, Patlıcan mı yani diyorum. Gülüyor. Aynı milletten olduğumuza mı sevindi ki? Sonuçta İstanbuldan kalkan bir uçak. Ama sanırım her milletten insanız. Kuranlar Tevratlar okunuyor. Yemeğin imambayıldı olduğunda anlaşıyoruz hostesle. Belki de bir süreliğine yiyeceğim son Türk yemeği. Kırmızı şarapla pek güzel gitmiyor ama olsun.
Uyumuşum. Rüyamda bir kavşakta bekliyorum. Aya bakıyorum, güneşe bakıyorum. Ateşe ve suya bakarmış gibi. Hepsi aynı geliyor.
Zemin gerçekle bağlantısını kaybediyor. Aşağıdaki tarlalar birbirine dikilmiş düzensiz ama geometrik kumaş parçaları gibi. Onların bittiği yerde sonunda Seinenin bir halat gibi kıvrıldığını görüyorum.
Bavulları koydukları hareketli bantlar çarkı felek gibi dönüyor. Daha önce beklemediğim kadar bekliyorum. Zemzem suları, bohçalar, hac ganimetleri birer birer sahibini buluyor. Bir çift japon samuray kılıcı, çekik gözlü bir beyefendi tarafından usulca banttan alınıyor. Peşi sıra ilk bavulum çıkageliyor. Altı ıslanmış. Oysa içinde sıvı birşey yoktu. Zemzem suyu olduğunu umarak rahatlıyorum. Bekleyenler birer ikişer azalırken diğer bavullar da geliyor.
Klasik müziğe sevdalı bir faslının taksisindeyim. Parisin dış otlakları geride kalıyor ve yavaş yavaş şehrin içine doğru giriyoruz. Ön koltukta bir keman var. Taksi şöförüne keman çalip çalamadığını soruyorum. Sanırım beni anlamıyor. El işaretlerinden kemanın kendisine ait olduğunu anlatmaya çalıştığını anlıyorum. Peki senin kemanın olsun, fazla üstelemiyorum.
Siyah bir Parisin içinden geçiyoruz. Afrikalı Parislilerin mahallelerinin içinden tarfikle birlikte kıvrılıyoruz. Henüz ne Seineni ne de Eiffeli görebildim. Afrika meyveleri satan manavlar ve yerel kıyafetli afrikalı kadınlar görüyorum. Bir sürü gürültülü konuşma ve oynak müzikler.
Geçici ikametgahımın olduğunu kuvvetle umduğum bir sokakta taksici ile vedalaşıyoruz. Apartmanın kapısını açacak bir kol yok. Ya da herhangi bir resepsiyon zili de göremiyorum. Binanın çevresini dolaştım, başvurabileceğim hiçbir yer yok. Kapının kolu ya da anahtar deliği de yok. Sadece rakamların ve harflerin olduğu bir klavye var , zillerin altında duruyor. Zillerdeki isimler bakıyorum: Cochard, Essindi, Seron, Caillion, Texier, Atos, Portos, Aramis, devam ediyor. Kapıcı, apartman görevlisi, resepsiyonist, bahçıvan, encümen vs gibi bir sıfata rastlayamıyorum. İngilizce konuştuklarını umarak, geçici evi kiralayan firmayı arıyorum. Telefonu cevaplayan kızın İngilizcesi benim Fransızcamdan biraz daha iyi. Hiç Fransızca konuşamadığım düşünülürse, anlaşmak pek kolay olmuyor. Görüşme bittiğinde şu bilgilere ulaşıyorum. Kapıyı açmak için bir kod var. 230712. O kodu açınca solda posta kutuları bulacağım. Orada siyah bir kutu var. O kutunun kodu ise 2514. O kutuyu da açınca anahtara ulaşacağım ve 5. kata çıkacağım. Sonrası belirsiz. Adeta bir David Lynch filminde gibi hissediyorum kendimi. Neler olacağını merak ederek heyecanla ana kapıdaki kodu tuşluyorum: 2..3..0..7..1..2..
- Mood:
Wow!
--
c'est le poison dans le flacon
--
~The goal is not to do something because someone is expecting it, but to do something because you want to prove your not a failure. By Jeana Nielsen~
--
"Everything should be made as simple as possible, but no simpler." (Albert Einstein)
--
please visit me!
avatar by =Kikariz
Previous Page12345...Next Page